2204, 2015

Yapmamak

Yazan |Nisan 22nd, 2015|Cemşen yazıları, Yazılar|Yorum yok

YapmamakÖğrencilerim, özellikle de yeni başlayan öğrencilerim kendilerine “yapmaları” için bir şeyler vermemi beklerken benim onlara bir şey “yapmamayı” öğütlememin onlara zor ve anlaşılmaz geldiğini biliyorum. Onlar, hayatlarındaki durumdan çıkışın ya da kurtuluşun anahtarının bir şey “yapmak” olduğunu sanıyorlar; oysa anahtar “yapmamak”ta. Bir şey “yapmamak” kadar kolay bir şeyin “nasıl yapılacağını” bilememek ne kadar üzücü bir durum.

2204, 2015

Farklılaşma Görüntüsü Altında Aynılaşma

Yazan |Nisan 22nd, 2015|Cemşen yazıları, Yazılar|Yorum yok

Farklılasma-Goruntusü-Altında-AynılasmaSon 15 yıldır ivme kazanmaya başladı: önce çocuk şarkılarında… Mavi, yeşil ve kahverengi gözlü çocuk bir arada. Sonra tekerlekli iskemledeki çocuk sportif gençlerle birlikte dans etmeye basladı. Okulun obez kızı, okulun güzel kızıyla aynı ortamda eşit muamele görürken okulun yakışıklılarından biriyle çıkıyordu. Dışarıdan bakıldığında mesaj masumdu: ne olursanız olun hepiniz eşitsiniz. Buna karşı çıkmak bile ayrımcılık değil de neydi ki? Buna karşı çıkan olsa olsa faşist, agresif ve insanlıktan nasibini almamış olmalıydı. Oysa mesajı doğru okuduğumuzda durum hiç de masum degildi: hepiniz aynısınız. Farklılıklarınızı önemli hale getiren bir şey yok; farklı olmanıza da gerek yok. Aynı sıradan, tekdüze insanlar olmanız sistem için yeterli; yeterliden öte gerekli. Böyle olursanız sizi ödüllendirecek. Çocuklarınızı farklılaştırma olanağınız yok. Hepsi aynılaştırılıyor. Sistem kararını verdi. Sizleri ve çok daha önemlisi çocuklarınızı bir örnek yapacak. Bu sayede zaten hemen hemen yok ettiği “farkındalığınıza” son darbeyi de vuracak. Ve siz bunu fark edemeyeceksiniz bile …

2204, 2015

Acı

Yazan |Nisan 22nd, 2015|Cemşen yazıları, Yazılar|1 Yorum

AcıBir kalbe, bir bedene ve bir zihine sahip olduğumuz sürece acı çekmek kaçınılmaz. Bizler mutluluk peşinde koşarken, acımızdan kurtulmaya çalışırken bilerek ya da bilmeyerek birbirine acı veren acı kardeşleriyiz.

Mutlu olmak istiyorsak ilk olarak acı vermeyi bırakmalıyız. Tam farkındalıkla acı için bir sebep olmayı bırakmalıyız. Bunun için kaybetmeyi göze almalıyız. Tanrı hepimize bu kararlılıkla yola çıkma gücü ve farkındalığı versin.

2204, 2015

Göçmen

Yazan |Nisan 22nd, 2015|Cemşen yazıları, Yazılar|Yorum yok

GocmenAsla siyasete bulaşmadım. Dünya meseleleri ve insanların arzularını temsil eden siyaset sürekli olarak birinin kaybını diğerinin kazancını anlatır. Acı bir şekilde de arzu edilen şeye ulaşmak için yalan söylemeyi, arkadan vurmayı ve kan dökmeyi gerektirir. Bulaşmamam onu anlamamamdan değil. Benim görevimin de işimin de başka bir şey olmasından dolayı. Yine politikaya bulaşmayacağım ama ülkemle ilgili, onun domatesi, tarhanası, misafir perverliği, pastırması, çay için kısacık konuşacağım.

Benim gibi insanların geliştirmeye uğraştığı farkındalıkla çevreme baktığımda, sahip olduğumuz bu vatanın ve onun değerlerinin elimizden çıkmak üzere olduğunu görüyorum. En acısı ne biliyor musunuz? Bunu değiştirmek için yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Niçin mi? Kurtuluş savaşında 16-24 yaşındaki gençler öldü ve bu ülkeyi kazandı. Hayatta kalan gençler ise yeni bir ülke inşa etti. Bunu bilen işgalci güçler daha sonra ilk hamlelerini gençlere yaptılar. Reklam ve tüketim aracılığıyla onları etkilediler. Tahammülsüz ve tüketim bayilisi yaptılar. Bir bağımlı, istediğine sahip olmak için her denileni yapar, her şeyi satar. Her yalana inanır. Bu savaşı kaybettik çünkü bağımlılık geliştirdik. Bu, “tarım devriminden bu yana kullanılan klasik taktik ve biz de onun kurbanı olduk.

Artık hem içte hem de dışta sahip olduğumuz bu durumun yok olması için savaşanlar var; hem de bir kısmı safça bir iyi niyetle, hatta aptallıkla. İçeride kendi insanımız, dedesi Çanakkale’de savaşmış insanımız bile bu kandırmacaya inanmış durumda. Yabancı değerler göklere çıkarken kimse yabaniyi bizden yapmakla uğraşmıyor kendini ondan yapmaya çalışıyor. Yeni Çağ ya da benzeri disiplinlerle uğraşanların bile haline baksanıza… Kim öğretisini Anadolulaştırıyor? Kim bu ülkenin, bu anlayışın içine eritip onu bizim lisanımızla anlatıyor? Kim bizi onun malı yapmak yerine onu bizim malımız yapıyor? Bizler, ister maneviyat ister teknoloji olsun, karşımızda ister Arap ister Batı olsun, onların kültürüne, inancına gönüllü “göçmenleriz”.

Bir göçmen bir vatana niçin ihtiyaç duysun ki?!!!!!

2204, 2015

İnzivasının Ardından Öğretmen ve Öğrenci

Yazan |Nisan 22nd, 2015|Cemşen yazıları, Yazılar|Yorum yok

Yunus Emre, yaşadığı köyde yiyecek bir şeyleri kalmayınca Taptuk Emre’nin dergahına gelir ve ondan yiyecek bir şeyler ister. Bunun üzerine Taptuk Emre ona, “Aş mı istersin nefes mi istersin?” diye sorar. Yunus, “Biz açız beyim nefesi ne yapayım, sen bize aş ver,” der. Bunun üzerine Taptuk Emre, Yunus’u tahıl deposuna sokar ve “İstediğin kadar al,” der. Yunus, eşeğine yükleyebildiği kadar buğdayı yükler ve ardından yola koyulur.

Bir süre gittikten sonra aklı başına gelir ve “Bu besin benim karnımı bir süre doyurur, ama eğer nefesi tercih etseydim ruhum sonsuza kadar doyardı,” diye düşünür ve hemen gerisin geriye dergaha gider. Taptuk Emre’nin huzuruna çıkıp “Efendim ben büyük hata ettim, ne olur buğdayı al, bana nefes ver,” der. Fakat artık geçtir. Aynı sonuca ulaşmak için 20 yıl Taptuk Emre’nin dergahına odun taşıması gerekir. Elbette o eğer odunları taşımasaydı o zaman Yunus da olmazdı.

Merhaba sevgili arkadaşlar,

Bildiğiniz gibi 4. aşama inzivamızın ilk bölümünü tamamladık ve geri döndük. Bu inziva biraz Yunus Emre’nin inisiyasyon sürecini andırıyordu. Daha derin inzivalar için ilk temeli atmaya başladık bu inzivada. İlk kez sessizliği denedik. İlk kez her zaman konuşup durduğumuz, gücümüz sandığımız şeyleri sınadık. Sanırım çöplerini İstanbul’a kadar geri taşıyan ve eğer taşımadılarsa sanırım yola çıkıp o çöpleri alıp gelecek arkadaşlar bunu çok iyi bileceklerdir. Bu yol bir parça Yunus’un yoluna benzedi.

Öğretmen öğrenciyi seçer; tıpkı öğrencinin de öğretmeni seçmesi gibi. Bu bazen bir andır, bazense bir süreç. Fakat bu işlem bir kez bitti mi artık öğrencinin, öğretmeninin önünden ve Tanrı’nın önünden çekilmeyi bilmesi gerekir. Bazı şeyler vardır ki, size ne kadar tuhaf gelse de, ne kadar anlamasanız da bunlar gelişiminiz için büyük bir öneme sahiptir. Yoksa Yunus 20 sene dergaha odun taşır mıydı? Milarepa tek başına koca kayaları taşıyarak 5 kere 9 katlı Pagoda yapıp onu her seferinde tam bitirdiğinde ustasının emriyle yıkar mıydı? Huiko, kendini öğrenciliğe kabul etmeyen Bodhidarma’ya kolunu kesip önüne koyarak ne kadar kararlı olduğunu gösterir miydi? Eğer öğretmene tam bir güven yoksa ve bir şeyler tam zamanında yapılmazsa, daha sonra o şeyleri yapmak için sarfedilmesi gereken emek, onu anlamak için kat edilmesi gereken yol çok daha uzun olacaktır.

Öğretmenin görevi, sizin anlayışınızın ötesinde bir hamle ile tam zamanında, tam olarak gereken şeyi yapmanızı sağlamak ve mümkünse bunun için zihninizi şaşırtmaktır; zihin bu sayede yapılanı engellemez. Bunun için de öğrencinin kendini tam olarak öğretmene bırakması; Japonların dediği gibi Shoshin, yani sekil alabilen bir zihne, kalbe dönüşmesi gerekir.

Bana güvenen öğrencilerime teşekkür ederim. Yolunuzda yanınızda olmak için elimden geleni yapacağım. Ta ki içimizden birimiz son durakta bir bardak çayla geri kalanını bekleyinceye kadar….

Hepinize sevgi ve dostluk duygularımla,

2204, 2015

Belirlilik ve Belirsizlik

Yazan |Nisan 22nd, 2015|Cemşen yazıları, Yazılar|Yorum yok

Bilinebildigi ve kontrol edilebildigi sanılan seyler, cehalettir, acıdır, samsara’dır. Bilinemeyen, belirsiz olan, kontrol edilemeyen ise nirvana’dir.

Cehalette kazanc ve kayıp vardır; bilgelikte ne kazanç ne de kayıp vardır. Kaçmak, cehalettir, dönüp yüzleşmek ise bilgelik. Kazanç ve kayıp yalanı  acıyı getirir; kazanca da kayıba da aldırmamak ise doğruluğu ve şifayi getirir. Başarı peşinde, alkış peşinde koşmak, bir şey olmaya çalışmak zihnin hastalığı ve deliliğidir; başarıyı terk etmek, alkışa aldırmamak, ne sanıldığınla ilgilinmemek ve kendini de bir şey sanmamak ise zihnin uyanmasıdır.

Ruhsal yol belirsizdir; onu belirlilikle ve anladığınızı sanarak bulamazsınız. Ruhsal yol kontrol yanilgisini birakarak yürünüur, bunu kontrol ederek başaramazsınız. Ruhsal yol “olmaktır”, bunu “yaparak” başaramazsınız.

Ruhsal yol susmak ve dinlemektir; bunu yaygara yaparak başaramazsınız.

2204, 2015

Aşağılık Kompleksi

Yazan |Nisan 22nd, 2015|Cemşen yazıları, Yazılar|Yorum yok

Anlayabildiğim kadarıyla, Ortaçağ’daki cadı avından, nükleer silahlara, modadan panik atağa kadar bir sürü şeyin arkasında halk arasında “asabilik kompleksi” denilen nevroz var. Elbette bu tıbbi bir görüş değil, ben tip uzmanı değilim. Yine de görebildiğim kadarıyla bizi bir gün bir şey yok edecekse sanırım nevroz yok edecek. Bu gün uyanalım, bu gün tam farkındalıkla tüylerimizi boyamayı bırakalım ve gerçekte olduğumuz şeyi kucaklayalım. Umarım bu aczimiz biter ve umarım başkalarının acılarını sonlandırmalarına yardımcı olabiliriz.

2204, 2015

Sizin Kutup Yıldızınız Ne?

Yazan |Nisan 22nd, 2015|Cemşen yazıları, Yazılar|Yorum yok

İşler karıştığında, yer ile gök yer değiştirdiğinde ve kendimizi gitmemiz gereken yönü göremeyecek kadar kayıp hissettiğimizde yönümüz daima kendiliğinden kutup yıldızımıza doğru olur. Tıpkı bir mandanın neden olduğunu bile bilmeden göremediği bir tepenin ardındaki su kaynağını hissederek suya doğru ilerlemesi gibi bizler de kutup yıldızımıza doğru ilerleriz.

Kutup yıldızımız bizim en büyük bağımlılığımızdır! Genellikle acılarımızı, alkolü, sigarayı, şefkat adı altında nevrotik takıntılarımızı, hastalıklarımızı, depresyonumuzu, midemizdeki büzülmeyi, başarısızlıklarımızı, boşvermişliklerimizi, kendimize acımayı, korkularımızı, özetle CEHALETİMİZİ kutup yıldızımız yaptığımız için kendimizi dönüp dolaşıp bu cehaletin içinde buluruz. Ne yazık ki yönümüz mutluluğa, kurtuluşa, aydınlanmaya gibi görünürken aslında mutsuzluğa, esarete ve karanlığa doğrudur. Acımızdan ve cehaletimizden kurtulmaya çalışmak çoğumuz için kutup yıldızımızı terk etmekle aynı anlama gelmektedir; adeta yönsüz kalmak, kaybolmak demektir. Bu nedenle de mutluluğa doğru olan tüm denemelerimiz adeta kaderimizmiş gibi başarısızlığa mahkum olur. Üstelik bizi bu durumdan kurtarmaya çalışan her şey ve herkes bir anlamda bizi yönsüz bırakacağı, tanımımızı elimizden alacağı için bizim için düşmana dönüşecektir. Düşmanlarımızın kurtarıcılarımız olması ne ironiktir!

Eğer gerçekten cehaletimizden kurtulmak istiyorsak, farkındalığımızı artırmalı, kendimize yeni bir kutup yıldızı bulmalı, yeni bir bağımlılık geliştirmeliyiz. Bu bağımlılık aydınlığa doğru, cesarete doğru, nevrotik takıntılarımız yerine gerçekliğe doğru olmalı. Artık kurtuluşu düşman Kabul edip kurtarıcılarımızı asmaktan vazgeçmeyi öğrenmeliyiz.

Kutup yıldızımız her koşul altında bizi tek bir yöne çekeceği için derin uykuda bile rüyalarımızın yönünü belirleyecek güçte olmalı. Çok zevkli bir işi, uyuması gerektiği için yarım bırakmak zorunda olan bir insanın sabah gözünü açtığında aklına gelen ilk şeyin akşamki işi olması gibi, kutup yıldızımız da bir sonraki yaşama gözümüzü açıp ilk nefesimizi aldığımızda düşünmeden, bize öğretilmeden yapmaya eğilimli olacağımız şey olmalı. Kutup yıldızı, ölümü bile aşacak kadar bilincimizi ele geçirmeli. O zaman aydınlanmaya ulaşmak ve cehaleti sonlandırmak kaçınılmaz olacaktır.

Sizin kutup yıldızınız ne?

2204, 2015

Şefkatin Kılıcı

Yazan |Nisan 22nd, 2015|Cemşen yazıları, Yazılar|Yorum yok

Elinde şefkatin kılıcını taşımayan bir öğretmen öğretmen olamaz. Şefkatin kılıcı, ilüzyonu ve yanılgıları şefkatle kesmek için kullanılır. Bu kılıcın yapıldığı madde şefkat de olsa ilüzyona dokunduğu anda öğrencinin canını çok yakar. Eğer öğretmen bu kılıcı kullanacak cesarete sahip değilse, öğrenciden beklentileri varsa, kaybetme korkusu varsa o zaman bu kılıca sahip olamaz. O zaman bir öğretmen olamaz. İşte bu nedenle Lao Tzu, “Bu günlerde herkes yalancı bir şefkatten bahsediyor çünkü kimse cesareti tanımıyor,” diyor.

2204, 2015

Özel Nesnelik ve Nesnel Özellik

Yazan |Nisan 22nd, 2015|Cemşen yazıları, Yazılar|Yorum yok

Tüm evren, tüm gerçeklik özneldir (subjektiftir). Nesnellik (objektiflik) yalnızca öznel bir durumun içinde varolabilir. Her nesne ve her durum, uzayda işgal ettiği alan içinde kendi nesnelliğini oluşturur ancak diğer nesnelliklere göre özneldir.*** Sorun öznel bir durumun içindeki nesnelliğin, “Bütün” için geçerli olan nesnellik sanılmasıdır; hatta bunda ısrar edilmesidir. Yani, kendi görüşüm, hayatım ele alındığında son derece nesneldir ama karşımdaki insana göre daima öznel olacaktır. Bu durumda görüşümün, tüm insanlar tarafından kabul edilmesi gereken nesnel bir görüş olduğuna inandığımda sorun çıkmaktadır. Bunda ısrar ettiğimde daha da büyük bir sorun çıkmaktadır. Kendi öznel nesnelliğim içinde bir Tanrı, Aydınlanma, iyi-kötü, doğru-yanlış, ruhsallık, sevgi gibi inançlar ya da tanımlar oluştururum. Bu inançlarımın ya da tanımlarımın mutlak tanımlar olduklarını düşündüğüm anda artık ne Tanrı’yı ne de Aydınlanma’yı bilme ihtimalim kalır. Bunun sebebi bilinemeyecek bir şeyi belli bir tanıma hapsetmiş olmam ve ardından bire bir o tanımı ararken gerçeği göremememdir; ya da Tanrı gibi tanımlanamayacak bir şeyi bir tanıma uymaya zorlamaya kalkmamdır.

Bu sebeple gerçekten nesnel olan gerçekliğe ulaşmak için kendi öznel nesnelliğimden kurtulmam gerekir. Kendi öznel nesnelliğimiz tıpkı insan bedenindeki bir hücreye benzer. Bu hücrenin içinden, anlayışımızı temsil eden çekirdek dışarıya çıkarıldığında hücre kendi içine doğru çökecek, yani ölecektir. Dolayısıyla kendi öznel nesnelliğimizden gönüllü olarak vazgeçtiğimizde, kendi öznel gerçekliğimiz çöker ve ister istemez inançlarımız ve anlayışımız anlamında ölürüz. Buna Taoizm’de Ru Ding ya da “Küçük Ölüm” denmektedir. Aynı zamanda diğer öğretilerdeki ölmeden ölmek, baş kesmek, kefen giymek gibi tanımlar hep bu durumu anlatmaktadır; yani kendi öznel nesnelliğimizden çıktıktan sonra artık geriye dönebileceğimiz bir öznelliğin kalmaması durumunu. Bu elbette korkutucudur; çünkü ego yani kim olduğumu tanımlayan şey özneldir; tıpkı bir hücre gibi sınırları ve kalıbı vardır. Oysa öznel sınırlarım ortadan kalktığında, beni tanımlayabilecek belli bir çerçevem de olamayacağı için artık “ben” diye tanımlayabileceğim bir “şey” kalmaz. Bu da ölmekten bile korkutucu ve beterdir. Ruhsal yolda ilerliyor(muş) gibi yaparken aslından o yoldan kaçmamızın sebebi budur.

Hayır! Aslında korkutucu değildir! Onu korkutucu hale getiren halen bu tanımsızlık durumunu ego’mun ya da öznelliğimin açısından görme ısrarımdır. Yani henüz tam olarak öznel nesnelliğimden vazgeçmemiş olmamdır. Öznelliğimden vazgeçtiğimde, kıyaslamalarımdan da vazgeçtiğim için artık bir şey olmak ya da olmamak bir ve aynı olur. Bu durumda bir kalıba sahip olmak ya da olmamak arasında bir fark kalmaz. Kendi öznelliğimden vazgeçtiğimde, kendimi bir anda nesnel bir durum içinde bulurum ve bu nesnelliğin içinde bir başlangıç ve bir son da olmadığını anlarım. Öznelliğimden gönüllü feragat ettiğim bu durumda bu sefer yavaş yavaş nesnelliğin içinde bir öznellik oluştuğunu fark ederim. Bu nesnel öznellik, kuantum fizikte de anlatılan “Dans vardır ama dansçı yoktur” paradoksuna benzer.

Tanımsız, başsız ve sonsuz olduğumda, doğmadığımda ve ölmeyeceğinde, ezeli ve ebedi olduğumda Nesnel bir Öznelliğe girerim.

Bu durum size birisini ya da bir şeyi anımsatıyor mu?

Sevgi, saygı ve dostlukla,
Cem Şen

Not:
*** Tıpkı kendi başına uzayda bir yer işgal eden ve kendi içindeki nesnelliği yaratan dünyanın kendi öznel zamanının olması ve bu zamanın, örneğin uzayda dünyaya göre farklı bir hızla hareket etmekte olan bir kuyrukluyıldızın üzerindeki zamandan farklı olması gibi, her durumun ve varlığın farklı bir öznelliği vardır. Fakat her durum ya da işgal edilen her uzay parçasının içinde değişmez, sabit, o parçanın içinde nereye hareket ederseniz edin geçerli olan nesnel gerçekler vardır. Fakat bu nesnel gerçekler yalnızca o öznel gerçekliğin içinde nesneldir, diğer öznel parçalarla kıyaslandığında nesnel değil öznel hale gelirler.